Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Dezenformasyonla Mücadele Kulübü tarafından 28 Şubat’ın yıl dönümünde düzenlenen panelde, başörtü yasakları ve kadın tanıklıkları akademik çerçevede ele alındı.
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Dezenformasyonla Mücadele Kulübü tarafından 28 Şubat’ın yıl dönümünde Erzincan İl Müftülüğü Konferans Salonu’nda panel düzenlendi.
Panelin açılış konuşmasını yapan Dezenformasyonla Mücadele Kulübü Başkanı ve EBYÜ Hukuk Fakültesi öğrencisi Derya İltır, bilgi çağında doğru bilgiye ulaşmanın giderek zorlaştığını belirtti. Dijital mecralarda hızla yayılan içeriklerin, çoğu zaman doğrulanmadan dolaşıma girdiğini ifade eden İltır, hakikat ile algı arasındaki farkın bilinçli biçimde bulanıklaştırılabildiğine dikkat çekti. Dezenformasyonla Mücadele Kulübü’nün bu noktada eleştirel düşünceyi güçlendirmeyi, gençlerin sorgulayan ve araştıran bir bilinç geliştirmesine katkı sunmayı amaçladığını aktardı. 28 Şubat sürecinin yalnızca siyasi bir müdahale olarak değil, bireylerin eğitim hayatına, mesleklerine, kimliklerine ve özellikle kadınların yaşam hikâyelerine doğrudan temas eden bir dönem olarak ele alınması gerektiğini belirtti. Üniversitelerin, tarihsel süreçleri duygusal reflekslerle değil; bilgi ve belge temelli bir yaklaşımla değerlendirme sorumluluğu taşıdığını ifade etti.
Panelin moderatörlüğünü üstlenen ebyü turizm ve otelcilik meslek yüksekokul akademisyeni (28 şubat imam hatip öğrencisi Doç. Dr. Zeynep Ekmekçi, 28 Şubat sürecinin arka planına ilişkin kapsamlı bir çerçeve çizdi. Sürecin yalnızca 28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan dokuz maddelik kararlarla sınırlı olmadığını, 1995 genel seçimleri sonrasında oluşan siyasi atmosferle birlikte şekillendiğini belirtti. Bu dönemin bir kuluçka süreci barındırdığını, asker, medya ve bazı siyasal aktörlerin birlikte hareket etmesiyle klasik darbe yöntemlerinden farklı bir müdahale biçiminin ortaya çıktığını aktardı. Bu nedenle 28 Şubat’ın “postmodern darbe” olarak adlandırıldığını ifade etti. Kamusal alanın yeniden tanımlanmaya çalışıldığını, vatandaşlık algısının belirli bir çerçeveye oturtulmak istendiğini ve bunun uzun vadeli toplumsal etkiler doğurduğunu dile getirdi.
Ebyü sağlık hizmetleri Meslek yüksekokulu öğretim görevlisi Dr. Öğretim Üyesi Ayşegül Aydın, sürecin eğitim politikaları ve toplumsal psikoloji üzerindeki etkilerine değindi. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamasının özellikle imam hatip liseleri ve meslek liseleri üzerinde önemli sonuçlar doğurduğunu, öğrencilerin eğitim planlarının ve gelecek beklentilerinin değiştiğini ifade etti. O dönemde kamu kurumlarında hizmet alma süreçlerinde dahi kimlik temelli kaygıların oluştuğunu belirtti. Medyanın sürecin şekillenmesinde güçlü bir rol üstlendiğini, belirli bir söylem çerçevesinde kamuoyunun yönlendirildiğini aktardı. 28 Şubat’ın yalnızca hukuki düzenlemelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal psikoloji üzerinde derin izler bırakan bir süreç olduğunu dile getirdi.
Ebyü hukuk fakültesi kamu hukuk bölümü Anabilim dalı Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Akif Etgü, süreci hukuk perspektifinden değerlendirdi. Kamusal alan kavramının yeniden tanımlanmasının hukuk devleti ilkeleri açısından tartışılması gerektiğini ifade etti. Alınan kararların hukuki niteliğinin ve hukuka uygunluğunun uzun süre tartışıldığını belirtti. Dezenformasyon kavramının bilginin kasıtlı biçimde çarpıtılarak algı oluşturma amacıyla kullanılması anlamına geldiğini aktaran Etgü, medya söyleminin bireylerin düşünme ve değerlendirme biçimleri üzerinde etkili olabildiğini söyledi. Demokratik toplum düzeninde bilgiye erişim ve ifade özgürlüğü arasındaki dengenin önemine dikkat çekti.
İstanbul 2 No’lu Baro Başkanı Avukat Gönül Yıldız ise 28 Şubat sürecinin siyasal ve psikolojik boyutlarını ele aldı. Sürecin uzun vadede dindar ve muhafazakâr kesimlerde mağduriyet hafızası oluşturduğunu, kimlik temelli siyasal mobilizasyonu güçlendirdiğini ifade etti. 2000’li yıllarda ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmaların arka planında bu dönemin etkilerinin bulunduğunu belirtti. 28 Şubat’ın vesayet rejimi, medya söylemi ve hak-özgürlük dengesi açısından bir kırılma noktası oluşturduğunu, bu etkilerin toplumsal hafızada ve siyasal kültürde uzun yıllar hissedildiğini dile getirdi.

